Her yönüyle ketojenik diyet



Adını her geçen gün daha sık duyduğumuz “ketojenik diyet” (KD) bir diğer adıyla keto diyeti, kilo verme hedeflerinde de çokça tercih edilen ve popülerliği her geçen gün artan bir uygulama haline geldi. Temelini aslında bir terapötik -tedavi edici- yaklaşımdan alan bu diyet, kişiler üzerinde gösterdiği hızlı etki mekanizması ve avantajlarının olmasının yanı sıra, uzun vadede insan bedeninde oluşturabileceği negatif etkiler de halen inceleniyor. Bu yazımızda ortaya çıkış sürecinden vücuttaki temel işleyiş mekanizmasına ve hastalıklarla olan ilişkisine kadar ketojenik diyeti tüm yönleriyle ele alacağız.


KETOJENİK DİYET NEDİR?

Ketojenik diyet ilk olarak 1920’lerde Dr. Russel Wilder tarafından pediatrik epilepsi hastaları için kullanılabilecek bir tedavi yöntemi olarak tıp dünyasına kazandırıldı. Antiepileptik -epilepsi tedavisinde kullanılan- ilaçların yaygınlaşmaya başlamasıyla bu diyet, tedavinin temelini oluşturmaktan uzaklaştı. Ancak bu sistem günümüz sağlık sektöründe epilepsi başta olmak üzere bazı hastalıkların tedavisi ve birçok farklı amaçla hala kullanılıyor.

Bu diyet modelini şimdiye kadar alışkın olduğumuz sistemlerden ayıran en belirgin farkı makro adını verdiğimiz besin öğelerinin -karbonhidrat, protein ve yağların- diyetteki ağırlıklarının tamamen farklı olması. Diyetin uygulanma sistemi yüksek yağ (65-80%), orta düzey protein(20-35%) ve düşük karbonhidratlı(5-10%) bir beslenme planına dayanıyor. Diyetisyenler tarafından bilimsel temelli çalışmalar sonucu çoğunlukla ideal olarak kabul ettiğimiz ve günlük beslenmemizin 55-60%’sini oluşturan ve 200-350 gr karbonhidrat içeren yöntemin yansıra; KD’yle karbonhidrat alımının günlük 50 gr’ın altına düşürülmesi hedefleniyor. Bu yöntemin etkinliğinin görülmesi için diyetin en az 2 ila 3 hafta uygulanması, 6-12 ay süren bir devamlılık bandında en yüksek verimin elde edileceği ancak bundan daha uzun süre uygulanmaması tavsiye ediliyor.

KD’nin uygulanma biçiminde farklı modeller karşımıza çıkabiliyor. Bunlar:

-Standart ketojenik diyet: En sık uygulanan biçimidir. Yüksek (70%) yağ, orta düzey (20%) protein ve düşük (10%) karbonhidrat içerir.

-Döngüsel ketojenik diyet: Ketojenik diyet döngülerinin yanına karbonhidratın yüksek olacağı günlerin de eklenmesiyle planlanır. Örneğin 5 günlük ketojenik diyet gününün ardından döngüsel olarak 2 günlük yüksek karbonhidratlı bir diyet planı uygulanır.

-Hedeflenen ketojenik diyet: Bu model, yüksek egzersiz yapılan günlerde tüketilen karbonhidratın arttırılmasını hedefler. Genellikle atletler ve elit sporcular tarafından tercih edilir.

-Yüksek proteinli ketojenik diyet: Standart olana göre daha yüksek protein içeren ama yine de yüksek yağ alımını hedefleyen bir diyet planıdır. Diyet yüzdeleri 60% yağ, 35% protein ve 5% karbonhidrat olarak belirlenir.


KETOZİS NEDİR?

Peki yıllardır süregelen “yağlar kilo aldırır, diyette kısıtlanmalıdır (?)” inanışına karşılık KD’deki bu kadar yüksek yağ oranıyla kişiler nasıl kilo verebiliyor? Aslında sisteminin temelinde yatan biyokimyasal mekanizma bütün işleyişi açıklıyor: “ketozis”

İnsan vücudunun temel enerji kaynağı glikozdur ve esas olarak tükettiğimiz karbonhidratlarla vücuda alınır. Karbonhidratların diyette kısıtlanması/kesilmesi durumunda vücut, glikozdan sağladığı enerjiyi elde edebileceği alternatif kaynakları aramaya başlar. Bu durumda insan vücudunun enerji harcanma sisteminde ikinci sırada yer alan yağlara başvurulur ve vücutta bunlar glikoz gibi etki edebilecek keton cisimciklerine dönüştürülerek kullanılır. İşte bu mekanizmaya “ketozis” deniyor. Vücutta yağ yakımı olduğunun en birincil göstergesi de işte bu açığa çıkan ketonlardır.


Peki neden yağı direkt yağ olarak kullanmıyoruz da glikoza çevirmek zorunda kalıyoruz? Çünkü beynin de bağlı olduğu merkezi sinir sistemi, yağ asitlerini enerji olarak kullanamıyor. Bu nedenle glikozmuş gibi davranabilecek ve glikoza alternatif ketonlara dönüştürülmesi gerekiyor.


Ancak bu işleyiş, diyabet hastalarının yaşadığı “diyabetik ketoasidozis”le karıştırılmamalıdır. O durumda diyabetli kişilerde, glikozun hücrelere girişini sağlayan insülinin yetersizliği sonucu hücrelerin glikozsuz kalması ve ketozis durumuna girmesidir. Ve bu koma, hatta ölümle bile sonuçlanabilen çok daha ciddi bir durumdur.


gif


KİLO VERME İLE İLİŞKİSİ

Kilo verme sürecinde temel hedefin kalori açığı oluşturmak -alınan kalorinin yakılan kaloriden az olması- olduğunda hemfikiriz. Ancak yapılan bazı çalışmalar, alınan enerjinin miktarı kadar kaynağının ve kalitesinin de yakılan kalori üzerinde etkili olduğunu gösteriyor.

Düşük karbonhidrat ve yüksek yağ temelli oluşturulan diyetlerin, düşük yağ ve yüksek karbonhidrat planlamasına göre tasarlanan diyetlere göre kilo verimi üzerinde daha etkili sonuçlar verdiğini gösteren çalışmalar mevcuttur. Üstelik KD uygulanan kilo verme süreçlerinde kas kaybının da minimumda seyrettiği görülüyor. Vücut ketozis durumundayken açlık hissinin baskılanması ve bunun da kalori alımında azalma eğilimi göstererek de kilo kaybını teşvik edici etkisi olduğu söyleniyor.


Obez bireylere uygulanan KD’nin, karın bölgesi yağlanmasını azaltıcı yönde etki ettiği ve obezite kaynaklı oluşan iltihaplanmayı azalttığı da elde edilen bulgular arasındadır. Ancak iltihaplanmayı azaltıcı bu etkinin, sağlanan kilo kaybının bir sonucu olduğu daha kesin bir sonuçtur. Bu etkinin KD ile bağdaştırılması doğru bir yaklaşım olmayacaktır. KD sonucu oluşan ketonların, kişilerin kilo alım sonucunda oluşabilecek bilişsel hasarları en aza indiren etkiye sahip olduğu bulunmuş ve KD uygulanan obez bireylerin ruh halinde de olumlu etkiler yarattığı gözlenmiştir.

KD’nin obezite tedavisinde hedeflenen kilo kayıp sürecinde etkili sonuçlar verdiği açıktır ancak uzun vadede bu diyetin güvenilirliği ve etkinliğinin araştırılması için daha fazla çalışma yapılması gerekmektedir.


Kilo kaybında KD’nin etkilerini şu şekilde özetleyebiliriz;

-Alışılagelmiş diyet planlarından daha yüksek protein alımı olduğundan, keton cisimciklerinin iştahı dengeleyen hormonlara etki etmesi sonucu iştah bastırıcı özelliği vardır.

-“lipogenez” olarak adlandırılan, vücudun yağ depolama eğilimini azaltıcı ve yağ yakımını -“lipolizi”- arttırıcı etkisi vardır.

-“gluconeogenez” adını verdiğimiz yağ ve protein gibi kaynakların glikoza çevrilmesiyle enerji sağlayan sistemin harcadığı enerji ve proteinlerin termik etkisi (sindirilirken karbonhidratlara göre daha fazla enerjiye gereksinin duyması) kilo kaybını destekler.


DİYABETLİ BİREYLERDE KETOJENİK DİYETİN ETKİSİ

Diyabetli bireylere terapatik amaçla uygulanan KD’lerin, hastalığın iyileşmesi ve devamlı uygulanan tedavinin yararını arttırıcı etki gösterdiğini; glisemik kontrolü iyileştirerek ilaçlara bağımlığı sonlandırdığını kanıtlayan birçok çalışma mevcuttur. KD’nin anlamlandırılması amacıyla yapılan bu çalışmaların bulguları ise;

-Diyabetli bireylerin kilo verme hedeflerinde BMI’da azalmaya yardımcı etki gösterdiği

-Daha kalıcı ve uygulanan diğer diyet modellerine kıyasla aynı sürede daha fazla kilo kaybının sağlandığı

-İnsülin duyarlılığında sağladığı iyileşmenin, kan Hba1c değerlerinde de azaltıcı etkiyi sağladığı -kilo kaybı nedeniyle insülin duyarlılığında iyileşme gözlenmiş olabilir, KD ile ilişkisinin savunulması için daha uzun süre yürütülen çalışmalara ihtiyaç olduğunu belirtmekte fayda var-

şeklinde sıralanabilir.


KİMLER KETOJENİK DİYETE İHTİYAÇ DUYAR?

KD’nin tedavi amaçlı etkileri, farklı hastalıklar üzerinde de kanıtlanmıştır. Tedavi edici özelliğinin yansıra birçok nörolojik hastalık için önleyici ve koruyucu etkisi olduğu da görülmüştür. Bu doğrultuda, KD’nin kullanılmasıyla hastalıklarında yüksek oranda iyileşme gösteren bazı gruplar şu şekildedir:


-Nörolojik, inatçı epilepsi ve demans gibi, hastalığa sahip olan kişiler çıkış yerinin de epileptik hastalıklar olduğunu hatırlatmakta fayda var

-Alzheimer hastaları 🡪 tam patoloji anlaşılmamış bir hastalık olsa da KD’nin bu hastalıkta rolü olan amiloid plak oluşumunu azaltıcı ve nörotoksisiteyi -nörolojik iltihaplanmayı- azaltıcı etkileri kanıtlanmıştır.

-Kanser hastaları 🡪 KD ile antitümör terapilerin (kemoterapi ve radyoterapi gibi) etkinliğinin arttığı ve hastaların yaşam kalitesinin arttığı gözlenmiştir. Bu görüşün temeli KD’nin kanser hücreleri için elverişsiz bir ortam-besin kaynağı şeker yani glikoz olan kanser hücrelerinin bu kaynağının kesilmesi ya da yüksek oranda kısıtlanması ile besinsiz kalma ve çoğalamama durumu- yaratmasına dayanıyor. Yine de daha fazla çalışmaya ihtiyaç var.

-Akne ve sedef gibi cilt problemlerinden yakınan hastalar.


gif

POTANSİYEL RİSKLERİ NELERDİR?

Her ne kadar birçok alanda tedavi edici özelliği kanıtlanmış olsa da KD uygulanan bireyler üzerinde uzun vadede birçok olumsuz etki de gözleniyor.

KD uygulanan bazı çalışmalarda, yüksek yağ ve protein kaynaklarıyla alınan doymuş yağların metabolizması sonucu kan LDL ve VLDL değerleri çoğunlukla artış gösterebiliyor. Kişilerin karbonhidrattan kaçayım derken ağırlıkla yöneldiği işlenmiş et ürünlerinin (bacon, sosis gibi) tüketimi de bunun bir dayanağı olarak gösterilebilir. Bu durum kardiyovasküler hastalıklar için yüksek risk olarak değerlendirilir. Yine de bu konuda yapılan araştırmaların yetersiz olduğuna ve artan LDL değerlerinin birkaç hafta içerisinde normal aralığa gerilediğini gösteren aksi yönde çalışmalar olduğuna da dikkat çekmekte fayda vardır. Yapılan bir diğer çalışmada KD ile, halk arasında iyi kolesterol olarak adlandırılan HDL’nin artışının bir yıl boyunca korunduğu da görülmüştür. Uygulanan bu yüksek yağlı diyetlerin kısa vadeli kilo kaybını teşvik edici etkileri olduğunu kabul etmek gerektiği söylenirken, uzun vadede görülebilecek atheroskleroz gibi pek çok kalp-damar hastalığı için potansiyel risklerin, kısa vadeli faydaları geçersiz kıldığını da söylemek gerekir.


KD’nin temel mekanizması olan ketosizin vücutta stres yapıcı bir etki oluşturmasıyla, dehidrasyon ve elektrolit dengesizliğine sebep olduğu da yapılan çalışmaların sonuçları arasındadır(2). Bu sonuçlar hipoglisemi atakları yaşayan bireylerde de görülen sinirlilik, halsizlik, yorgunluk gibi yan etkileri de beraberinde getirmektedir. Uzun vadede uygulanan düşük karbonhidratlı diyetlerin, oksidatif stresi arttırarak biyolojik yaşlanmayı teşvik ettiğini gösteren çalışmalar da mevcuttur.

KD’de yüksek protein alımı sağlandığından dolayı, renal sisteme binen yük artarak böbrek fonksiyonlarında potansiyel tehlikeye neden olabiliyor. Ancak uzman kontrolünde yapılan düşük kalorili KD’nin hafif böbrek yetmezliği hastalarında da başarılı kilo kayıpları sağladığını da söylemeliyiz. Üstelik KD uygulayan sporcu bireylerin yaşadığı yetersiz enerji, kabızlık, zayıf uyku gibi yan etkilerin birkaç hafta içinde azaldığı ve fiziksel performansı arttırıcı etkisi olduğu da gözlenmiştir.

Kilo verme hedefi doğrultusunda KD uygulanan obez bireyler üzerinde normal diyete geçişin KD’den sıkılma sonucu gerçekleştiğini ve kaybedilen kiloların geri kazanıldığını; ilaç tedavisini bırakan diyabetli hastaların bu geri dönüşle beraber ilaca tekrar gereksinim duyduğu görülmüştür. Bu da KD’nin uzun vadede uygulanamayacak bir diyet modeli olduğunu ve standart diyet planlamasına geçişte kademeli adımlar atılması gerektiğini kanıtlar nitelikte.

Bağırsak sağlığının genel sağlık durumu üzerindeki etkisinin ne denli önem arz ettiğini bilirken, KD’nin bağırsak florası üzerindeki etkisinden bahsetmeden geçmek doğru olmaz. KD ile yüksek oranda tüketilen kaliteli yağların, bağırsak mikobiyatasını değiştirdiğini gösteren birçok çalışma mevcuttur. KD’nin mikrobiyatayı düzenleyip, tedavi etme aracı olarak kullanılabileceğini gösteren çalışmaların yansıra (25); hayvanlar ve inşanlar üzerinde yapılan birkaç çalışmanın, bağırsaklarda proinflamtuvar -iltihaplanma öncüsü- bakteri oluşumunu arttırdığını gösteren kanıtlar da mevcuttur.


Covid-19 tedavi sürecinde de KD’nin iltihaplanma karşıtı ve bağışıklık düzenleyici etkisinin kullanılabileceğini gösteren yeni bir çalışma da mevcuttur.


gif

NOT DÜŞMEKTE FAYDA VAR!

Halen KD’nin bazı biyokimyasal, psikolojik ve fizyolojik etkilerinin yeterince açıklanmadığı aşikardır. Bu nedenledir ki yapılan her bir çalışma, karşıt sonucu veren bir başka bulguyla çürütülüp bilim dünyasını ortak paydada buluşturamayacak bir noktaya getiriyor. Bunun yanında, sürdürülebilirlik açısından çok da uygun olmayan bir diyet modeli olduğunu belirtmeliyiz. İşte bu yüzden KD’nin uzun vadede önerilebilmesi için bir süre daha beklenmesi gerektiği söylenebilir.


Ketojenik diyet eğer ki bir birey tarafından uygulanacaksa bir uzman gözetim ve kontrolünde, belirlenen süre kısıtlamalarına uyarak ve sonucunda standart diyet modeline kademeli olarak geçişin sağlanacağı bir sistemle yürütülmelidir. Bu planlamayı yürütecek tek yetkili kişilerin de diyetisyenler olduğunu unutmayalım.


Stj. Dyt. Beyza Aktepe

Merve Oğuz, MSc, ANutr