En güçlü kalkanımız: Bağırsağımız



İnsan bedeninin kendi içindeki gücü ve iyi olma halindeki rolü her geçen gün farkındalığını arttırıyor. Bağırsaklarımız da artık insan sağlığı, hastalığı ve hayatta kalma konusunda bir seyirci olmaktan çıkarak başrolü üstlenmeye kuşanıyor. Tüm dünyanın salgınla mücadele ettiği zamanlarda ilginin odaklandığı bağışıklık sisteminin gücü önemini koruyor. Peki bağırsaklarımızın bağışıklık sistemimiz üzerindeki etkisi nedir? Bağışıklık sistemimizi bağırsak sağlığımıza odaklanarak güçlendirmemiz mümkün mü?


İnsan vücudu, bağırsak, deri ve diğer mukozal ortamlarda (ağızdan anüse kadar tüm sindirim sistemi boyunca), topluca “mikrobiyom” olarak adlandırılan çok sayıda canlıya ev sahipliği yapar. Bu organizmaların büyük çoğunluğu kolon ve kalın bağırsakta yaşar.

Bağırsak mikrobiyomumuz, sirkadiyen ritmin ve metabolik fonksiyonların işleyişi gibi hayati süreçlere ek olarak sistemik enflamasyonu (iltihaplanmayı) düzenleyen karmaşık bir ekosistemin parçasıdır. Bu işleviyle mikrobiyata, bağışıklık sistemini şekillendirmede önemli bir rol oynar. Bilim dünyasının yıllar içinde süre gelen araştırmaları da mikrobiyotanın bağışıklık sistemi üzerindeki etkilerinin ve rolünün anlaşılması üzerine yoğunlaşmıştır.


gif

Bağışıklık Sistemimiz Nasıl İşliyor?

Bağışıklığımız insan vücudunun en güçlü savunma kalkanıdır. Vücudun kendi metabolizması sonucu oluşan ürünlere veya çevreden maruz kalınan bileşenlere bağışıklık sistemi aracılığıyla koruyucu bir yanıt oluşturulur. Bağışıklık sistemimiz çoğunlukla belirli yabancı maddelere maruz kalmaya son derece toleranslıdır. Ancak onu tetik durumuna getirecek herhangi bir tehlikeyle karşılaştığında da alarm durumuna geçmek üzerine programlıdır.


“Nöbetçi kapıda durmuyorsa, herkes içeri girebilir!”

Bağışıklık sisteminin %70'i gastrointestinal (sindirim) sistemde (GİS) ve bağırsakların ortasındaki açıklık olan bağırsak lümenindeki hücrelerde bulunur. Buradaki dokular, insan vücudundaki en güçlü ve zengin bağışıklık sistemini oluşturur. Bağırsaklarımızda yaşayan ve sayıları 100 milyonu aşan bakteriler de bağışıklık sistemimizin işçileri olarak düşünülebilir. Bu bakteriler, vücuttaki bağışıklık ve iltihabi yanıtı tetikleyebilir. Salgılanan savunma hücrelerinin (Immunoglobulin A gibi) varlığı da vücutta yabancı bir duruma/maddeye karşı oluşan bağışıklık yanıtının göstergesidir. Bu maddelerin salınımındaki eksiklik bir immün (bağışıklık) yetmezlik durumudur. Bu durum bizi enfeksiyonlara karşı daha duyarlı hale getirir ve astım, otoimmün hastalıklar, Çölyak hastalığı, kronik enfeksiyonlar, gıda alerjileri gibi birçok hastalığın temel nedeni olarak gösterilebilir. Başka bir deyişle, nöbetçi kapıda durmuyorsa, herkes içeri girebilir!

Mikrobiyatada bağışıklık sisteminin çalışmasını sağlayan işçilerin varlığını, çeşitliliğini ve kalitesini etkileyen her bir faktör (beslenme, ilaç kullanımı gibi) doğrudan bağışıklık sisteminin çalışmasını da etkiler. Dış faktörlerin yanı sıra, bağışıklık ve bağırsak bariyer genlerinin de mikrobiyotada rol oynadığını gösteren bazı çalışmalar mevcuttur. Tek yumurta ikizlerinin bağırsak mikrobiyom bileşiminin benzerliği bu duruma kanıt olarak gösterilmiştir.

Yaşamın ilk yıllarında, anne ve doğum aracılığıyla şekillenen mikrobiyota, bireyin bağışıklığını oluşturan ilk noktadır. Özellikle ilk 1-3 yaşın bunun için kritik dönemler olduğu belirtilir . Sezaryen doğum, hazır mamaya dayalı beslenme, antibiyotik kullanımı gibi nedenlerden kaynaklanan mikrobiyotanın gelişimindeki sapmalar bağışıklığın gelişimini etkileyebilir ve bireyleri yaşamın ilerleyen dönemlerinde çeşitli enflamatuar hastalıklara yatkın hale getirebilir. Araştırmalar sonucu, normal ve sezaryen doğan bebekler kıyaslandığında mikrobiyatadaki çeşitliliğin normal doğumla daha fazla olduğu görülmüştür. Çünkü sezaryen doğumla bebekler, bakteri açısından son derece zengin olan vajina yerine anne derisindeki daha az olan bakteri çeşitliliğini edinirler. Bebeğin beslenme biçiminin mikrobiyota üzerindeki etkisi, yapılan çalışmalarda mamayla beslenen bebeklerin mikrobiyatasında, emzirilen bebeklerde bulunan Bifidobacter’lerin oranının azlığı ile kendini göstermiştir.


 

Mikrobiyata Çeşitliliğini Etkileyen Faktörler

Bağırsakta bulunan bakteri popülasyonunun karmaşıklığına rağmen, konakçı (incelediğimiz durumda insan) ile mikrobiyota arasında hassas bir denge vardır. Bu dengenin çevresel faktörlerle bozulması, yabancı maddeler/canlılar tarafından gelen saldırıya açıklıkla ve istenmeyen durumlarla sonuçlanabilecek bağışıklık tepkilerine neden olabilir. Yapılan bir çalışmada, bakteri sayısınca fakir olan farelerin bağışıklık sistemlerinin uyarılmasının ve bağırsaktan salgılanan savunma maddelerin yetersizliği saptanmıştır.

Mikrobiyota gelişimini etkileyen faktörler arasında yaş, cinsiyet, beslenme, fiziksel aktivite, kullanılan ilaçlar (antibiyotikler) ve takviyeler (probiyotikler) ve diğer çevresel faktörler de bulunmaktadır. Yapılan çalışmalar kadınların erkeklere göre; egzersiz yapanların ise yapmayanlara göre daha fazla yararlı bakteriye sahip olduğunu göstermiştir. Ayrıca antibiyotik kullanımının bağırsaklardaki canlı çeşitliliğini önemli ölçüde azalttığı ve hatta erken yaşta kullanılan antibiyotiklerin, çocukların mikrobiyom işlevselliğinde değişikliklerle ve ilerleyen yaşlarda artan yağlanmayla sonuçlandığı kanıtlanmıştır. Sigara, alkol kullanımı ve stresli bir yaşamın da bağırsak mikrobiyomunda belirleyici olduğunu gösteren bazı çalışmalar -yetersiz olmalarına rağmen- vardır. Beslenme, bu faktörler arasında düzenlenebilir bir etmen olması nedeniyle ilgiyi çekerek önemini korumaktadır.


Mikrobiyatanın Hastalıklarla İlişkisi

Mikrobiyotadaki değişiklikler -doğrudan veya dolaylı olarak- insanlarda hastalıklara neden olabilecek bozukluklara sebep olabilir. Çoğunluğunun bağırsak bakterileri tarafından düzenlendiği bağışıklık sisteminde oluşabilecek bir düzensizlik, otoimmünite, alerji ve kanser gibi bulaşıcı olmayan birçok hastalığın sebebidir. Yapılan çalışmalarda, mikrobiyota dengesizliğinde bağışıklık sistemi hücrelerinin işlevselliğinin azaldığı görülmüştür. İltihabi bağırsak hastalığı (IBD), MS, alerjik astım ve romatizmal eklem iltihabı (RA) gibi hastalıkların yansıra obezite, Tip 2 diyabet, kalp damar hastalıkları, non-alkolik yağlı karaciğer hastalığı (NAFLD), kanser ve gastrointestinal hastalıkların da patolojisinde baskılanmış bağışıklık sistemi rol alır.

Yapılan çalışmalarda özellikle IBS ve Çölyak hastalıklarında mikrobiyom ve bağışıklık sistemi arasında -mikrobiyata çeşitliliği ve işlevselliği ile ilintili- güçlü veriler elde edilmiştir. IBS hastalarının bağırsaklarında zararlı bakterilerin baskın olduğu (E. coli, Fusobacterium, Enterobacteriaceae gibi) gözlenmiştir. Bağırsaklarda bulunan yararlı bakterilerin (probiyotik bakteriler olarak adlandırılan Lactobacillus casei ve Bifidobacteria longum gibi) varlığı ve baskınlığı ise hastalık sırasında koruyucu bir rol oynadığı kanıtlanmıştır(4). IBS'ye benzer şekilde, Çölyak hastalığına sahip çocukların mikrobiyom çeşitliliğinde de önemli bir azalma olduğu yapılan çalışmalarda görülmektedir.

Bağırsak mikrobiyomunun dengelenmesinin ve olumlu oranda düzenlenmesinin, çeşitli kanserlerin tedaviye verilen yanıtları etkileyebileceğini gösteren çalışmalar da mevcuttur (10)


Mikrobiyatayı Güçlendirerek Bağışıklığı Arttırma Yolları

D vitamininin doğuştan gelen bağışıklık tepkilerini arttırıcı ve iltihaplanma kaynaklı doku hasarını azaltıcı etkisi kanıtlanmıştır. Aynı şekilde A vitaminin bağışıklık tepkileri üzerinde rol oynadığı ve eksikliğinde doğuştan gelen bağışıklığın da olumsuz etkilendiği görülmüştür (9).

Mikrobiyatayı zenginleştirmek ve bağışıklık sistemini kuvvetlendirmek adına birçok strateji ortaya atılmaktadır. Mikrobiyal çeşitlilikteki azlık ve güçsüz bağışıklıktan mustarip hastaları yeniden sağlıklı sistemlere kavuşturmak için dışkı mikrobiyom transplantasyonu (FMT) yani dışkı nakli potansiyel bir tedavi olarak düşünülmektedir. Ancak bu konudaki klinik çalışmalar hala devam etmektedir ve netlik kazanmamıştır.

Fakat elimizde “beslenme” gibi güçlü bir kart varken, ilave yöntemlere gerçekten gerek var mı?


Diyet ve Mikrobiyom İlişkisi

Beslenme alışkanlıklarımız, faydalı veya zararlı bakteri türlerinin sayısına ve çeşitliliğine etki ederek mikrobiyotanın şekillenmesinde başlıca rol oynar. Yediğimiz her bir besin, bağışıklık sistemi tarafından -toleranslı olarak veya alarm durumuna geçirerek- bir tepkiyle karşılaşır. Mikrobiyata sağlığını destekleyen prebiyotik, probiyotik ve lif açısından fakir olan tipik Batı tarzı diyeti iltihabidir ve sindirim dengesizliği sürecini başlatır. Batı ülkelerinde görülen iltihabi ve kronik hastalıkların artışı, faydalı bakteri sayısındaki ve mikrobiyal çeşitlilikteki azalmaya bağlı olabilir.

Bağırsaklardaki yararlı bakteri çeşitliliğini destekleyerek bağışıklık sistemini güçlendirmek ve sağlığımızı korumak beslenme ile mümkündür. Temelde prebiyotikler, probiyotikler ve yüksek lifli bir beslenme bağırsak sağlığı için son derece faydalı bir modeldir.

Probiyotikler, genel insan sağlığı üzerinde yararlı etkileri kanıtlanmış, çoğunluğu bakterilerden oluşan organizma topluluğudur. Yararlı etkilerini gösterebilmeleri için vücutta “canlı” olarak ve “yeterli” sayıda bulunmaları gerekmektedir. Bu nedenledir ki vücudumuzdaki hali hazırda bulunan probiyotiklerin yansıra diyetle aldıklarımızın sindirim sistemindeki yapı bozucu etmenlere karşı (mide asidi gibi) dirençli olup canlı formda bağırsaklara kadar ulaşabilmeleri gerekmektedir. Gıdalarda sıklıkla bulunan probiyotikler Lactobacillus ve Bifidobacterium cinsi bakterilerdir. Ancak Saccharomyces gibi mayalar da probiyotik etkiye sahiptir.

Yapılan çalışmalarda yetersiz beslenme ve obeziteyle sonuçlanan yanlış beslenme modellerine dahil edilen probiyotiklerin, bağırsak ve sistemik bağışıklık tepkisini arttırarak iyileşmeyi destekleyici etki gösterdiği görülmüştür. Probiyotik bakteriler, alerjilerin önlenmesi ve tedavisi için güvenli ve doğal bir strateji olarak da karşımıza çıkabiliyor.

Probiyotik yönünden zengin gıdalar: yoğurt, kefir, ayran, tarhana, turşu, peynir, fermente süt, keçi sütü, tereyağı, şarap, boza, şalgam, bira mayası, fermente soya ürünleri ve içecekleri

Peki bu bakteriler canlı organizmalar ise, hayatta kalmaları için beslenmeleri gerekmez mi? Probiyotiklerin besinleri, isimleri de sıklıkla karıştırılan “prebiyotikler”dir. Prebiyotikler, kolonda fermente edilerek konağa enerji veren ve kısa zincirli yağ asitleri üreten, sindirilemeyen kompleks karbonhidratlardır. Araştırmalara en çok konu olan “fruktooligosakkarit” ve “inülin” prebiyotiklerini içeren diyet modeli ile Lactobacillus ve Bifidobacterium cinsi yararlı bakterilerin büyümesi desteklenerek bağışıklık sistemi güçlendirilebilir.

Prebiyotik yönünden zengin gıdalar: taze /kuru soğan, sarımsak, soya, muz, kuşkonmaz, enginar, muz...

Lifli besle nmenin de bağırsak sağlığı üzerinde birçok olumlu etkisi vardır. Diyet lifi, bağışıklığı destekleyen ve mikrobiyata üzerinde önemli etkiye sahip olduğu gösterilen bir bileşendir. Yüksek lifli beslenmeyle yararlı bakterilerin zararlılara oranı (Bacteroidetes'in Firmicutes türlerine oranı) artar (14). Bakteriler arasındaki oranı değiştirici bu etki, iltihabı baskılayan kısa zincirli yağ asitlerinin (SCFA'ların) salınımıyla gerçekleşir. Bir çalışmada, bakteri popülasyonlarındaki değişimleri ölçmek için kanser hastalarının normal diyetlerine soya fasulyesinin eklenmesiyle zengin lif takviyesi sağlanmış ve hastalar üzerinde olumlu etkileri

görülmüştür.


gif

Bağırsak Sağlığını İyileştirerek Bağışıklığı Güçlendirmenin Yolları

Bağırsakları iyileştiren anti-inflamatuar (iltihap karşıtı), düşük antijenik özelliğe sahip tedavi edici diyet yaklaşımı, bağırsak sağlığı ve dolayısıyla bağışıklık sistemi için faydalı olacaktır. Bu modelini beslenme düzeninize uyarlayarak zengin bir bağırsak ile güçlü bir bağışıklığa sahip olmak için işte birkaç ipucu:

• Enfeksiyona sebebiyet verecek toksinleri, işlenmiş gıdaları ve rafine şekerleri beslenmenizden çıkarın

• Gereksiz ilaç alımının karşısında durun ve stres faktörlerini ortadan kaldırın. • Prebiyotik ve probiyotik açısından zengin fermente ürünler ve bol lifli bir beslenme planı uygulayın.

• Bağırsaklarda mukus üretimini arttırıcı ve bağırsakları yatıştırıcı gıdaları (incir, badem, yulaf ve bamya gibi) beslenme düzeninize dahil edin.

• Çinko, L-glutamin, A vitamini ve omega-3 yağ asitleri gibi bağırsakları iyileştiren bileşiklerin olduğu besinlerin diyetle alımını artırın.

• Gerektiğinde L. acidophilus, L. reuteri, Bifidobacterium, Streptococcus thermophilus ve Bacilli gibi bağışıklık düzenleyici türler içeren probiyotik takviyeleri alın.


Son olarak şunları belirtmekte fayda var;

Konakçı (insan) ve mikrobiyal bağışıklık sistemi bağlantısının ve ortak işleyişinin iyi anlaşılması bu sistemi anlamak için esastır. Çünkü bu sistemler ve yapılar insan sağlığı ile çok yakından ilişkilidir.

Bilim dünyasında hala sağlıklı mikrobiyatayı tanımlayan ortak bir görüş yok. Bağırsak bakteri çeşitliliği ve yapısı bireye özeldir. Tüketilen her bir besine, her bir kişinin metabolizması ve bağırsak yapısı farklı tepkiler verir. Bu nedenle bütüncül bir sağlığa kavuşmak için kişiye özel beslenme planları uygulanmalıdır.

Diyetin yani beslenmenin bağırsak mikrobiyomunu etkilediği bilinmektedir. Vücudun bağışıklık sistemini hedef alan immünolojik hastalıkların tedavisinde, kişiselleştirilmiş beslenme modellerinin ve seçici diyetlerin etkinliği kanıtlanmıştır. Ancak diyet ve diyet bileşenlerinin mikrobiyata ve iltihaplanma üzerindeki etkileri halen tam olarak anlaşılamamıştır.

Bakterilerin bağırsaklara konumlanmasını engelleyen hastalıklarla mücadelede kişinin bağışıklığını ve metabolizmasını destekleyen yararlı bakterilerin daha iyi tanımlanması, mikrobiyotaya odaklı tıbbi tedavi yaklaşımlarının geliştirilmesine katkı sağlayacaktır.


Stj. Dyt. Beyza Aktepe

Merve Oğuz, MSc, ANutr